Tüp Bebekte Yeni Dönem

Tüp Bebekte Yeni Dönem

Son yıllarda, mikro-enjeksiyon tekniği hücresel biyolojinin ayrılmaz bir parçası halini aldı. Bu teknikle, özellikle çeşitli hücre çekirdeği, hücre maddeleri, DNA gibi genetik maddelerin enjeksiyonu yapılmak ile birlikte yapay tohumlama da gerçekleştirilmektedir. Şimdiye kadar bu yolla fare, sıçan, sığır, tavşan gibi birçok memeli türünün laboratuar ortamında üremesi sağlanmış. Peki memelilerin yapay olarak tohumlanması niye bu kadar önemli?

Bu sorunun cevaplarından bir tanesini günümüzde açılan tüp bebek klinikleri vermektedir. Artan şehir hayatı stresi, bireylerin toplumda yer edinmek için kariyerlerinde ilerleme kaygıları gittikçe artan oranlarda, şehirli erkeklerde sperm yetersizliği veya hareketsizliği, kadınlarda ise yetersiz yumurta kalitesi gibi rahatsızlıklara yol açmaktadır. Tüp bebek klinikleri, bu tip sorunlara gerek in-vitro tohumlama, gerekse mikroenjeksiyon ile yapay tohumlama ile çözümler bulmaktadır. Tabi ki bu mikroenjeksiyon ile yapılan bu yapay tohumlama işlemi sadece insanların çocuk sahibi olmalarından öte birçok araştırma alanı için temel bir yöntemdir. Bu yöntem ile çoğaltılan deney hayvanları (özellikle laboratuar faresi) ilaç araştırmaları ve sanayii için vazgeçilmez öğelerinin başında yer alıyor. İnsanın aklına takılabilir “neden bu yöntem bu kadar önemli?” diye. Dünyanın dört bir yanında ilaç ve aşı araştırma enstitüleri türettikleri tüm ürünlerini öncelikle deney hayvanları üzerinde özellikle de farelerde denerler. Fareleri bu konuda çekici kılan bir çok sebep var. Küçük sevimli dostlarımız insana biyolojik olarak oldukça yakın bir yapıya sahip, bu yüzden biyolojik model olarak kullanılmaya çok uygun.

Diğer yandan küçük, ucuz olmaları ve kolayca bakılabilmeleri ise büyük avantaj. Fareler, üç hafta gibi oldukça kısa gebelik süresine sahipler. Bu özellik onların ideal deney hayvanları olmalarına yol açıyor. İlaç endüstrisinin yeni buluşlarını fareler üzerinde denerken dikkat ettiği unsurlardan bir tanesi de deney fareleririn genetik yapısının birbirine oldukça yakın olması. Bu yüzden aynı aileye ait olmaları özellikle anne ve babasının aynı olması aranan kriterlerdendir. Bu aşama da yapay tohumlama çok kullanışlı bir araç olarak karşımıza çıkıyor.

Diğer bir kullanım alanı ise şok dondurma veya kurutma yöntemleri ile laboratuar ortamında saklanan gametler mikroenjeksiyon yöntemi ile birleştirilmesidir. Bu yöntem genetik bilginin (özellikle özel mutant) uzun süreli saklanması için kullanılabileceği gibi insanlarda hastalık veya başka sebeplerden dolayı gametlerini ileride kullanmak üzere saklamak isteyen kişiler için çocuk sahibi olma umudu yaratmaktadır. Bize bu mikronlar kadar küçük boyutlarda işlemler yapma olanağı sunan teknolojiler nelerdir?

Yeni Yöntemde Sağlığa Zararları Bilinen Cıva Kullanılmıyor

Tüm mikro-enjeksiyon sistemlerinde işlemler evrik mikroskoplar altında mikro eyleyiciler ile gerçekleştirilmektedir. Mikro-enjeksiyon teknolojilerinin farklılık gösterdiği nokta ise hücre delme aşaması olarak karşımıza çıkıyor. Bunun sebebi farklı türdeki memelilerin farklı mekanik özelliklere sahip yumurta ve spermlere sahip olmaları. Mesela insan yumurtası fare yumurtalarına göre daha büyük ve sert iken, fare spermleri daha irice ve uzun kuyruklara sahipler. Bu yüzden insan yumurtaları üzerinde yapay tohumlama yapmak için ucu sivritilmiş bir mikro pipet yeterli olurken, fare yumurtaları şaşkınlık verecek düzeyde esnek hücre duvarına sahipler. Öte yandan uzun kuyruklu fare spermleri kuyrukları ile beraber yumurta içine sığmamaktadır. Mühendis biyolog işbirliği ile üretilmiş piezo çekiçli deliciler bu soruna ilk etapta çözüm olmuştur. Prensipte bir çivi çekiç misali çalışan bu aletler piezo materyallerin özeliklerinden faydalınalarak mekanik darbeler ile mikro pipetin hücre duvarına delik açmasını sağlıyor. Açılan delikten yumurta içine bırakılmak istenilen malzeme (sperm, DNA, çekirdek vb.) enjekte edildikten sonra pipet yavaşça dışarı çekilmek sureti ile minimum hasarla işlem tamamlanıyor.

 

Reklamlar

Gizli Şeker (Pre-diyabet) Nedir?

Gizli şeker veya tıp dilindeki adıyla “glukoz tolerans bozukluğu”  yada “Pre-diyabet” toplumda şeker hastalığının iki katı oranda yani %20-25 oranında görülür. Bunun anlamı her 4 kişiden birisinde  gizli şeker hastalığı olduğu anlamına gelmektedir.  Her yıl bu hastaların % 4-9’unda aşikar şeker hastalığı gelişmektedir.  Gizli şeker hastalığı olan hastaların çoğunda açlık kan şekeri normal olabilir. Açlık kan şekeri bozuk veya hafif yüksek olanların (bozulmuş açlık şekeri) çoğunda gizli şeker olmayabilirse de bu durum  şeker hastalığı için bir risk oluşturmaktadır.

Açlık kan şeker bozukluğu erkeklerde kadınlara göre 1.5-3 kat daha fazla görülmektedir.  50-70 yaş arasında bozuk açlık kan  şekeri olan kişi sayısı artar ve daha önceki yaşlara göre  7-8 kat daha fazla görülür. Açlık kan şekerinin bozuk olması yani yüksek olması pankreasdaki beta hücrelerinin iyi çalışmadığının bir göstergesidir. Gizli şeker yani glukoz tolerans bozukluğu ise kadınlarda daha fazla görülmektedir ve genellikle insülin direnci olduğunu gösterir. 

Gizli şeker hastalığı koroner kalp hastalığı yapabildiğinden dikkat etmek gerekir.  Gizli şekeri olan hastaların % 7.6’sında hafif derecede retinopati yani göz hasarı vardır. Bu kişilerde tansiyon varsa göz hasarı oranı artar. Yaşam tarzı değişikliği yanı sağlıklı beslenme, egzersiz, sigaranın kesilmesi ve  kilo verilmesi ile bu hastaların % 50’sinde şeker hastalığı  önlenebilir.

Doktorunuz sizden bazı testler istedikten sonra test sonuçlarına göre ‘Sizin gizli şekeriniz var’ dediğinde kendinize “şimdi ben şeker hastası mıyım?” sorusunu sorup endişelenmiş olabilirsiniz. Gizli şeker diğer adı ile pre-diabet hakkında bilmeniz gerekenler aşağıda.

Eğer bir kişinin kan şekeri düzeyi normalden yüksek olmasına karşın diyabet tanısı koymaya yeterli yükseklikte değilse bu durumda kişi pre-diabetik (gizli şeker hastası) olarak tanımlanır. Diyabet Önleme Programına katılan pre-diyabetiklerin %11’inde diyabet gelişmiştir. Bazı çalışmalar pre-diyabetik çoğu kişide 10 yıl içinde Tip 2 diyabet geliştiğini saptamıştır. Yani Pre-diyabet Tip 2 diyabete adaylık durumudur.

Pre-diyabetli bireylerde kardiyovasküler hastalık riski kan şekeri normal olan bireylere kıyasla 1.5 kat daha fazladır. Diyabetli bireylerde ise 2-4 kat fazladır. Pre-diyabetli bireyler yaşam tarzı değişiklikleri sayesinde prediyabetli olmayı önleyebilir ve geçiktirebilir.

Pre-diyabet, Bozulmuş Glikoz Toleransı veya Bozulmuş Açlık Glikozu Aynı Anlamda mıdır?

Evet. Doktorlar bazen yükselmiş kan şekeri düzeylerini ifade eden bu durumları kullanılan teste bağlı olarak bozulmuş glikoz toleransı veya bozulmuş açlık glikozu olarak tanımlarlar.

Pre-diyabetli Olup Olmadığım Hangi Testler ile Belirlenir?

Doktorlar pre-diyabeti belirlemek için açlık kan şekeri veya oral glikoz tolerans testi (OGTT) kullanabilirler. Her iki test içinde bir gece boyu süren açlık gereklidir. Açlık kan şekeri için kahvaltı yapmadan önce kan şekeri ölçülür. OGTT’de ise açlık ve glikozdan zengin içeçek içildikten sonra 2. saatte tekrar şeker ölçümü yapılır.

Açlık Kan Şekeri Testi, Diyabet veya Pre-diyabeti Nasıl Belirler?

Normalde açlık kan şekeri 100 mg/dl’nin altındadır. Eğer kişide pre-diyabet varsa açlık kan şekeri 100-125 mg/dl arasındadır. Eğer kan şekeri 126 mg/dl veya daha yüksekse birey diyabetlidir.

OGTT ile diyabet veya Pre-diyabet Nasıl Saptanır?

OGTT’de, bireyin kan şekeri açlıktan sonra ve glikozdan zengin içecek içildikten 2 saat sonra ölçülür. Normal kan şekeri 2. saatte 140 mg/dl’nin altındadır. 2.saat kan şekeri 140-199 mg/dl arasında ise pre-diyabet, 2. saat kan şekeri 200 mg/dl’nin üstünde ise diyabet tanısı konulur.

Açlık Kan Şekeri Testi veya OGTT, Hangi Test Pre-diyabetin saptanması için Daha Uygundur?

Her iki test de pre-diyabetin saptanması için uygun testlerdir.

Pre-diabetim Varsa Bunu Mutlaka Bilmem Gerekir mi?

Eğer pre-diyabetiniz olduğunu bilirseniz Tip 2 diyabetli olmanızı önleyecek önlemleri zamanında alma şansınız olur. Çalışmalar ağırlık kaybını sağlayan ve fiziksel aktiviteyi artıran diğer bir ifade ile gerekli yaşam tarzı değişikliklerini yapan pre-diyabetli bireylerin, %58 oranında Tip 2 diyabetli olmayı önleyebildiğini veya geciktirebildiğini göstermiştir.

Pre-diyabet Tedavisi Nasıl Yapılır?

Bireysel bir beslenme tedavisi ve haftanın 5 günü günde 30 dakika düzenli yürüyüş şeklinde yapılan egzersiz programı sonucunda, vücut ağırlığının ılımlı olarak azalması (% 5-10) ile pre-diabetten diyabete geçiş önlenebilmekte veya geçiktirilebilmektedir.
Eğer pre-diabetiniz var ise pre-diyabeti olmayanlara kıyasla kalp hastalığı veya inme riskiniz %50 artmıştır. Bu nedenle kardiyovasküler hastalıklarla ilişkili risk faktörlerini (sigara içmek, yüksek tansiyon, yüksek kolesterol gibi) bilmeniz gerekmektedir. Eğer risk faktörlerinden birine veya birkaçına sahipseniz bu faktörlerin tedavi edilmesi de son derece önemlidir.

Kimlerin Pre-diabet Tanısı için Test Yaptırması Gereklidir?

Şişman ve 45 yaşın üstünde iseniz pre-diabetli olup olmadığınızı öğrenmek için test yaptırmanız gereklidir. Eğer vücut ağırlığınız normal ise ve 45 yaş civarında iseniz testi yaptırmanın sizin için uygunluğunu doktorunuza danışınız.
45 yaşından genç erişkinlerdeve şişman bireylerde diyabet ve pre-diyabet yönünden risk faktörlerinin varlığı araştırılır. Bu risk faktörleri: yüksek tansiyon, düşük HDL-kolesterol düzeyi, yüksek trigliserid düzeyi, ailede diyabet varlığı, gestasyonel diyabet, 4,5 kg üzerinde bebek doğumu öyküsü olmasıdır.

Ne Sıklıkla Testi Yaptırmam Gerekir?

Pre-diyabet saptanmamış olmasına karşın risk faktörlerine sahipseniz her 3 yılda bir test yaptırmalısınız. Eğer pre-diyabet varsa Tip 2 diyabetin tespiti için her 1-2 yılda bir test yaptırmanız gerekir.

Türk doktordan beyin kanamalarını önleyen buluş

Beyin kanamalarına yol açan anevrizmaya neden olan 3 gen bulundu. Araştırma sayesinde, anevrizma oluşma riski yüksek hastalar basit bir kan testiyle tespit edilerek, beyin kanamaları önlenebilecek.

Yale Üniversitesi Beyin Cerrahisi Damar Hastalıkları (Nörovasküler) Bilim Dalı Başkanı ve Beyin Genetiği Programı Direktörü Prof Dr. Murat Günel’in, aynı üniversiteden Dr. Richard Lifton ve Türk doktorlar Kaya Bilgüvar, Yaşar Bayrı ve Zülfikar Arlıer ile birlikte yürüttüğü 15 yıllık araştırmanın sonuçları, dünyanın en büyük tıp dergilerinden biri olan Nature Genetics’te yayınlandı.

Araştırmada, Hollanda’nın yanı sıra, dünyada anevrizmaya bağlı beyin kanamalarının en çok görüldüğü Finlandiya ve Japonya’dan toplanan 10 binin üzerinde kan örneğinden elde edilen genetik materyal (DNA) kullanıldı. Bunların yaklaşık 2 bin 200’ü anevrizma hastalarından, 8 bini de sağlıklı, anevrizması olmayan insanlardan toplandı.

Araştırmada ilk olarak, Avrupalı hastaların kanlarındaki (DNA) 300 bin değişik bölgeye bakıldı. Sonuçta, 3 bölgedeki değişikliklerin anevrizma riskini tüm dünya toplumlarında artırdığı belirlendi.

Araştırma sayesinde, basit bir kan testiyle beyin kanaması olmadan anevrizma oluşma riski yüksek hastaların tespit edilebileceği bildirildi.

Bu kişiler belirlenince, MR Anjiyo ve KT Anjiyo gibi radyolojik tetkiklerle takip edilebilecek. Oluşumu belirlenebildiği takdirde de anevrizma, patlamadan önce cerrahi veya damar içi yöntemler kullanılarak tedavi edilebilecek.

ANEVRİZMA OLUŞMASININ NEDENLERİ
Günel, bu araştırma sayesinde ortaya çıkarılan 3 genin tespitiyle, söz konusu hastalığın oluşum nedenlerinin de anlaşılmaya başlandığını bildirdi.

Araştırmayla, hiç beklenmedik bir şekilde, her 3 genin de damarlardaki bozukluğu tamir eden kök hücreleri etkilediğinin belirlendiğini anlatan Günel, “Bu genlerdeki bozukluklar, beyin damarlarının sertleşerek erken yaşlarda bile yaşlanmalarına yol açıyor. Bu erken yaşlanmaya bağlı olarak da anevrizmalar ortaya çıkıyor ve zamanla patlayarak beyin kanamalarına ve felçlere sebep oluyor” şeklinde konuştu.

Günel, uzun vadedeki hedefinin, bu sonuçlara bağlı olarak yeni tedaviler geliştirerek, anevrizmaları kanamadan teşhis edip yeni yöntemler kullanarak hastaları iyileştirmek olduğunu söyledi.

TÜRKİYE’DE ANEVRİZMA HASTALIĞI
Günel’in verdiği bilgiye göre, anevrizmaların toplumda görülme riski yaşla artıyor.

ABD’de yapılan araştırmalara göre, hastalık 60 yaşında toplumun yüzde 5 gibi büyük bir kısmını etkileyebiliyor.

Türkiye gibi sigaranın çok içildiği ve yüksek tansiyonun sık görüldüğü toplumlarda, bu oran yüzde 5’in üzerine bile çıkabiliyor. Ancak, Türkiye’de bu konuda yapılan bir araştırma olmadığı için, tam bir sayı verilemiyor.

Sadece Türkler’de etkin genlerin varlığının mümkün olduğunu, ancak, Türkiye’de böyle bir araştırma yapılmadığı için bunun var olup olmadığının henüz bilinmediğine dikkati çeken Murat Günel, “Bu yüzden böyle bir araştırmanın Türkiye’de de yapılarak, Türkler’e özgü bu genlerin saptanması halinde, gereken önlemlerin alınması çok önemli” diye konuştu.

« Older entries